19 Ekim 2010 Salı

BABAM...




Haziran 1969 doğumluyum. Benden 18 ay büyük ablamın ilkokula başlamasını, önlük giymesini, defter-kitap, çanta sahibi olmasını hayli kıskanmış olacağım ki, yataklara düşecek kadar hastalanan ben, ilkokul öğretmeni iki teyzemin de katkılarıyla, ablamın okulunda, onunla aynı sınıfta ilköğretim hayatıma başlıyorum. Kayıt kuyut yok ama, misafir öğrenci statüsünde. Hani bir süre sonra ürker, korkar, evine döner beklentisi var büyüklerde. Ama serde, genlerde mücadele azmi o zaman da varmış herhalde, pes etmek yok, sene sonuna kadar ısrarla okula devam ediyorum. Öğrenci numaram yok, okul bitti karnem bile yok..

Koca sene okula git, defterlere fiş yapıştır, yaz-çiz, karne alma.. Yeni bir yataklara düşecek hastalık sebebi tabi. İkinci sınıfın başlamasına az bir zaman kala, okuldan bir davet geldi. Öğretmenler kurulu toplanmış, benim gibi sorunlu tiplerin durumunu görüşüyor, karar almışlar, sınava tabi tutacaklar beni, yeterli görürlerse kaydım yapılacak ikinci sınıftan. Gittim tabi, kurulun karşısında, yazılı ve sözlü sorulara cevaplarımı verdim. İkinci sınıftan kaydım yapıldı, kıskandığım ablamın okul numarası 298, benim 173.. Sınıf listesinde, 107 Kıymet Gülgün MANDIRA’dan sonra ikinci sıradayım.
Bu arada, hayatındaki tercihlerinden dolayı, memleketimiz Keşan’ı bırakıp, Çerkezköy’de fabrika işçisi statüsündekine hayatına devam eden babam, benim misafir öğrenci olduğum dönemde, okula bir ziyarette bulunup, öğretmenim Saadet ŞAHİN’e; “Ben bacak kadar oğlumu size ezdirmem, yeter bu misafirlik maskaralığı!” diye kafa tutuyor. Bense, öğretmen olan iki teyzem sayesinde okuma yazmayı çoktan çözmüş, gazete dahi okuyacak seviyedeyim. Öğretmenim de bendeki cevheri gördüğü için, teskin ediyor babamı. Eğitim öğretim hayatım kesintiye uğramadan devam ediyor böylece.

O günler, sonraki günler ve yıllar, biz Keşan’da, annem ve babam Çerkezköy’de, bölük pörçük devam ediyor. Ortaokul bitiyor, sınavlar falan derken, ben İstanbul Maliye Meslek Lisesini kazanıyorum. O zamanlar sınavı özel yapılıyor. 1982 yılı Eylül ayının sonları, annem eski tahta valizlere benzeyen siyah bir valizle beni okula teslim ediyor kapıdan. Okul yatılı devlet parasız yatılı okulu. İstanbul. Zor şehir, yaş 13.

Lise son sınıfta, her anne baba gibi, geleceğimden umut dolu annem ve babam. Okuldaki öğrencilerin tamamı neredeyse, Unkapanı Dersanesine gidiyor. Yıllık 40.000 Lira. Ama bu binliklerden tam kırk tane.




Telefonla bildirmiştim babama, çok afaki bir rakamdı, meslek ve memuriyet te garanti olunca, üniversite okumama gerek yok diye düşünüyordum, bir an önce göreve başlayıp, maaş almalı ve aile bütçesine katkıda bulunmalı, hatta kendi hayatımın çerçevesini çizmeliyim diye düşünüyordum. Açıkçası babamın 40.000 Lira vereceğini ummuyordum.

Bir gün danışmada görevli nöbetçi öğrenci, sınıfın kapısını çalıp, ziyaretçim olduğunu söyleyerek beni çağırdı. Aşağı bir indim ki Babam. Ziyaretçi odamız var, oraya geçtik. “Okuyacak mısın?” diye yekten sordu bana. Elbette dedim. Zarfı masaya bıraktı. Bir de ne göreyim, kırk adet mor binlik içinde. Gaza gelmiştim o anlık. Gidip kaydımı yaptırdım dersaneye. Başladım da. Ama sonu gelmedi.

Hep düşünmüşümdür. 15 gün veya ayda bir, zaten bin lira harçlık verirdi bana, istikbalimi düşünerek, nasıl becermişti, kırk tane mor binliği bir araya getirip, İstanbul’a, ayağıma kadar getirmeyi. Babalık mı? Elbette. Başka ne olabilir ki?

16 yaşımda okul bitti, memuriyete başladım. Maaş almaya yaşım tutmuyor, mutemet bana ilk maaşımı alacakken, direk; “Baban gelsin, senin yaşın tutmuyor!” demez mi? 25 yıl önce ilk yıkıntılarımdan biriydi ama, mezun  olduğumuz okul itibariyle ilk yaşayan ben olmadığım için, fazla bir tahribat yapmadı bende.

Zordur 16 yaşında memur olmak. Hazan yaprağı gibi savrulmaya müsaitsindir o yaşta. Hem mesaiyi paylaştığımız büyüklerimizin, hem de babaların babası, hayat esnafı babamızın sayesinde, yalpalasak ta bazen, doğru yoldan hiç ayrılmadan, 25 yılı devirdik bu gün itibariyle.

Çok iz bırakan anılarımız vardır. Nereden bilir, nasıl hisseder, o zamanlar hiç anlamazdım, bana derdi ki; “Falancayla takılmaya devam edersen, zarar göreceksin!”…. “Filanca seni, konumun için kullanıyor!”… Allah Allah.. Kahin misin be mubarek? Savaş başladı aramızda. Ben “Adam” olmaya, “Maliyeci Arif” olmaya çalışıyorum, o ise “Keşanlı Ali” olarak bana ha bire yol gösteriyor, çatışıyoruz, kavga ediyoruz, arada küskün kalıyoruz, ama her şeye rağmen o bana sırtını dönmeden, anlatmaya devam ediyordu.

Dile çok kolay geliyor ama, 25 yıl geçti. O artık yok. 1998 Eylül’ün 8. Günü ebediyen ayrıldık.
İşçiydi, ilkokul mezunuydu, ama adamın oturuşundan kalkışından, selamından sabahından, yürüyüşünden ne mal olduğunu anlardı. Söylerdi de, kavga ederdim, sen yanılıyorsun diye. Zaman onu haklı çıkardı. 25 yıl önce kime yanlış dediyse, yanlış çıktılar, neye yanlış dediyse yanlış oldu..

Ben 25 yılda ne kadar büyürsem büyüyeyim, yaşasaydı o hep benden bir adım önde olacaktı.

Babaların mesleğine, tahsiline bakılmazmış.. Geç te olsa, çoktan anlamış bir evlat olarak, diyorum ki,

Babanızın kıymetini bilin..

2 yorum:

  1. Zaman zaman hüzün ve özlem koksa da, ne güzel dile getirmişsin duygularını Arif ağabey. Aile içinde saygı sevgi şüphesiz çok önemli. Tabii bu sadece babalarımız için değil, tüm aile bireylerimiz, hatta sevip değer verdiğimiz ve kadir kıymet bilen tüm insanlar için geçerli.

    Ne mutlu ki; tatlı atışmaların, kısa dargınlıkların arasında birbirini seven, sayan, düşüncelerine önem veren ve sevgiyle hatırladığın bir baba-oğul ilişkisine sahip olmuşsunuz.

    Nur içinde yatsın.

    YanıtlaSil
  2. Ruhu şad olsun devrem babanın. 🙏

    YanıtlaSil